Hür düşüncelerin Cuma'ya gidip, beyinde potansiyel izinler yaratmadığı bir blogtur. Müessesemiz de bir o kadar klimalı.

14 Eylül 2010 Salı

"Tanrım bunlar da nedir yahu ?!!!! " diye veryansın eden adama rastladım bugün. Etrafta süzülen cins-i latiflere bakıp sessizce fısıldayan adam. O adam ki gözlüklü, kır saçlı, iyi giyimli, tam bir İstanbul beyefendisi. Fakat ne olursa olsun etrafındaki yaşam formlarının albenisinden kendisini alamamış, olan biteni tanrısına soran bir yiğit.

Abimizin ağzından dökülen kelamları duyar duymaz birinci vitese taktım, 2 araç boyu mesafe koydum araya, peşinden gittim. Amacım gözlemlemek, gözlemlerkende eğlenmekti. 15 dakikalık Sherlock Holmes'cülük oyunum boyunca, zat-ı sungur 2 kez tökezlemek, 1 kezde yaşlıca bir amcamıza çarpmak suretiyle toplamda 3 kaza geçirdi. Onbeş ( rakamla 15 ) dakika içersinde bu denli sakar hava yaratmasının tek sebebi; boyun kaslarının, vücudunu çepe çevre sarmış, hormonlar tarafından yönetilmesiydi. Bu süre boyunca tek isteğim, kendisinin ellerini açıp " Sübhanallah kardeş ibretlik bir paylaşım " diye tanrısına teşekkürünü iletmesiydi, yapmadı. Belki şu sıralar yapmaktadır. Kendisine burdan sevgi, sağlık, birlik ve beraberlik temennilerimi iletir, karşısında şapka çıkarırım.

6 Eylül 2010 Pazartesi

Çilingir'in Boş Sofrası

Rakı kadehimi su kadehimle tokuşturdum. Üzerimdeki, yalın olmanın hükümsüzlüğünden ibaret. Fonda “Melhancoly Man” çalmakta Moody Blues abilerden. Saate bakıyorum, kısıtlı zamanım olduğu anlarda düden şelalesi muadili saat, henüz 03:37’yi göstermekte. An itibariyle evrendeki boşluğumu doldurmak tek amelim gibi durmakta . Etrafa attığım boş bakışlar da cabası. Etraf en az bilinç altım kadar karanlık, içim daha bi karanlık. Pesimizm deyip küçümsememelisin bu durumu. Realizm; sisler arasında ve ulaşılması zor öngerilen adaya doğru kulaç atmaya başlamış bulunmakta.

Bu arada uzaklardan gelen, karaya vuran su sesini duyuyorum. Deniz zat-ı alim gibi davranmakta bugünlerde. Dalgalarıyla, derinliklerni keşfetmek isteyenleri karaya doğru itmekte. “Dalga geçmek” hoş bir benzetme olur sanırım duruma. Oysa; o insanlar deniz ve can dostu güneş ile 4-5 gün dahi olsa zaman geçirmek için gelmişler. Bak sen şu su birikintisinin yaptığına.. İçinde yaşayan milyonlarca paraziti korumak istercesine, insanları karaya doğru sürüklemekte. Yatlar, kayıklar da cabası.

Sevdim ben bu denizi aslında. Kâinat deniz üzerine kurulu değil midir aslen ? Tepsi şekillli dünyamızın tutamacından aşağı süzülen su, Galileo Galilei’nin tamamını aşıp dünyanın yuvarlaklağını kanıtladığı su, Kristof Kolomb’un aşıp kapitalizmin beşiğini bulduğu su veyahut Barbaros Hayratteinin nam saldığı su… Bu olaylar, kendisini etrafında bulundurmak istemeyen suya karşı insanoğlunun kazandığını düşündüğü zaferden ibaret hikayeler. Gel gör ki su bu kadar güçsüz değildir, olmamalıdır da. Kendi isteği dışında, ona sormaksızın caka satan insanoğluna cevabını da vermekte bazı bazı. Tsunami olsun, sel baskınları olsun. Diğer yandan kendi yandaşlarına da kol kanat germekte bu kudret… Misal, Hinduların taptığı, huşu bulmak için adandıkları su, kendilerinin baş düşmanı olan Pakiler’den bu yüzden öc almış olamaz mı ? Bugünlerde Pakiler sel baskınlarından ötürü sürünüyorsa, bu Poseidon’un Hindulara teşekürü olamaz mı ? ..

Çevrenizde akıp giden o sıvı şahsiyete dikkat ediniz, itaat ediniz, izmaritlerinizle küfretmeyiniz. Gün gelir öcünü alır….

Bu arada son kadehimi de kendime kaldırıyorum, katı ve sıvı kudretle desteklenmiş kadehimi..

1 Eylül 2010 Çarşamba

Awilda Sana Geliyorum

Hani olur ya, yapman gereken şeyi ertelersin veya kökten vazgeçersin. Sonra gün gelir o ertelediğini, farkına bile varmadan, belki de zevk alarak yaparsın. Eski günlere nalet edersin. " Buna bile mi gücüm yetmiyomuş anasını satim.. " dediğin gün bazı şeylern yola girdiği de gündür aslında. Nereye bağlıycam şimdi bunu biliyo musun ? Awilda vardı, şehir efsanesi, güzeller güzeli Awilda.

Henüz daha 5. yüzyıl.. İskandinav kralının kızı, her ne kadar erkeksi bi duruşa sahip olsada, Danimarka krallığının varisinin gönlünü çaldı bi kere. Awilda cidden de güzel kızmış aslında. Bi tabi 5. yüzyıl itibariyle ağdadır, kıpkırmızı rujdur, hıyar özütlü şampuandır yok ortalıklarda. Kızımızda bunlardan bi haber. Amma ve lakin harkulade kara parçası Danimarka'nın kral aday adayı prensimiz Alf illaki istemekte kızı. Hatun da hatun hani, yüzyıllar öncesinden orta çağa göz kırpmış " Beni ne doktorlar, ne mühendisler istedi " dedirtmek için varmamış Alf'e.

Kraliyet hali farklı olur tabi. Darlıyolar hatunu. Şafakta görülen gül kokulu anlaşmalar, Danimarka'nın çarıklı askeriyle yapılacak müteffiklik, herşey kızcağızın omuzlarında. Laf aramızda Awilda da asi kız tabi, alıyo bi kaç hanım arkadaşını, giyiniyo, kuşanıyo sonra ver elini Baltık denizi. Korsan olacakmış orada, "elinin hamuruyla erkek işine karışacak" diyenlerin kellelerini alıp, sallandıracakmış gönderde. Zamane kızı evden böyle kaçıyo işte. Evden kaçıcaksanız böyle kaçınız.

Velhasılı kelam bu yaban güzelleri topluluğu, kaptanını yeni kaybetmiş bir korsan gemisiyle karşılaşır. Orda bir hengâme, bir dırdır, jartiyeri hafiften yukarı sıyırmalar, öpücük yollamalar falan derken birkaç gün sonra kaptanlığa Awildamız getirilir. Baltık denizinde iyi nam salar. Gün gelir Danimarka bu korsanlardan çok rahatsız olur. Bil bakalım kimi gönderirler bu yeni düşmanı alt etmeye ? Tabi ki de Altar'ın oğlu Tarkan değil. Babası kendisini kanıtlasın diye Prens Alf'i gönderir. Prens yiğit delikanlıdır, tricepsleri bicepsleri Hulk Hogan'a taş çıkarır maşallah. Bunlar gider cins-i latifler mürettebatına iyi bi ders verirler. Awilda çok heyecanlanır tabi, bi anda östorojen tavan yapar " Yiğidim, aslanım ben ettim sen etme. Ben seni sümdük, kıçı kırık, baba eteğinde oyuncak kamyon süren pale sanardım, al beni götür masmavi gökyüzüyle yemyeşil kırlarının birleştiği ülkene. Kışları 6 ay birlikte kıçımız dona " der. İşte tam bu noktadan sonra onlar erer muradına ermesine de, biz naparız onu bilemedim...

Bir Kaşık Ütopya Al Pirim

Evreka !! Evreka !! Paralel evrenler arası gezgini oldum, geçiş kapılarını buldum. Sürgülü kapılarmış, bildiğin asma kilit falan var üstlerinde. Heyecanlandım bak şimdi. Hayatında ilk defa top havuzu görmüş ufaklık gibiyim. O paralel senin, bu paralel benim dolaşmanın vakti geldi de çattı. Yıllar yılı benliğimin, dış dünya cephesindeki nagalip savaşından, önde güçsüz piyadeleri bırakıp, süvarileri yeni bulunan patikadan kaçırma planımın ilk  adımı atılmış oldu. Şimdi tek yapılması gereken dört nala paralele doğru sürmek, gerekirse bu aşk için kılıçları, kalkanları bırakıp hızlanmak.

Ha dersen ki; gittiğin paralelde ütopyanı mı bulacaksın be bre zındık ? Yok efendim haşa, kim ilk seferde Amerika'yı keşfetmiş ki ? Bir denenir, iki denenir, üç denenir... Nasıl olsa yolu ben bulmadım mı ? Gün gelir ütopyamın nefes kesici güzelliğnde son nefesimi veririm. Amma velakin ona ulaşana kadar bir paralelede harami, diğer paralelde patlıcan, bir diğer paralelde pastafarian kilisesi baş rahibi olabilmeyi göze almak lazım. Ben ve epik ordum buna hazırız. Herşey çok daha güzel olucak.... Eğer... Eğer kafamın içindeki bu nal sesleri beni çıldırtmassa tabi. Zaten her kaşif deli değil midir  ? Değil midir ey yüce Zeus ??

Bu kadar lakırtı yeter. Demir alma vaktidir. Tayfaaaa !! Demir çek !!!! İskele alabanda yelkenler fora !!!! ..

Fakat bi saniye... Unuttuğumuz bir şey var sanki.. Paralel evren... Sürgülü kapı.... Asma kilit... Peki ya anahtar ? Biri mürettebata söylesin, geri dönüyoruz ....

Ey Yüce Tetris

Böyle patır patır düşmekte tetrisimin blokları. Tetris tanrısına da tapıyorum tabi ki, en azından kendi tetris tanrıma farklı isimler veriyorum. “Tanrı insanın kendisidir” şeklinde diretenlerden, adını ağzına alınca çarpılcağını düşünenlere kadar geniş bi yelpazede yer buldum kendime. Sonuçta kendisi tetris tanrısı.

   Hayat bir nevi tetris oyunu. Şekil şekil blokların, kaderin silsilesi halinde yukardan gönderildiği, önüne gelen küpçüklerden, “t”ciklerden, çubukçuklardan durumun vahimiyetine göre karar verme zorunluluğu kılınan tetrisler. Hani blokları tek tek dizersiniz tetris sehpasına, böyle eksiksiz, harikulade bir oluşum oluşturursun. Tek eksiğin bir çubuktur, çubuk gelicek, dizdiğin eksiksiz dizinin yanında duracak, las vegas ışıkları vari yanıp sönecekler ve büyük bi başarı… Mutlu falan olucaksın, parmak uçları tetrisin oyun tuşlarının muadili elini yumruk yapıp havaya kaldırıcaksın, farklı bir dilde sevinç naraları atıcaksın belkide. Ama unuttuğun bişey var tabi ki, tetris tanrısı.. O sana istediği şekli kendi istediği zamanda göndermekle yükümlü. En istemediğin zamanda gelen “T” şekilli parçacıklar var ya, işte onları gönderip kıs kıs gülen bi beyefendi kendileri.

   Günümüzde kimiliri tetris tanırısına inanmamakta. “O gelen şekiller var ya, küpçükler, onların geleceği varmış gelmiş.” diyebilir bunlar, nitekim doğru olabilir de. Sonuçta tetris sadece kurulu bir düzen, kuranı belli olmayan. İnsan zekası eşsiz, özellikle entrikalar, şehir efsaneleri üretmek konusunda. Hayatının tetrisinde de neyin nerden geldiği hakkında bi fikrin yok, olmıycakta. Senin üstüne düşen gelenleri en güzel şekilde değerlendirip daha sonra işine yarıyacak olanı beklemek. Sıkıntı beklerken ne yapıcağından süre gelmekte işte. Bazılarını görürsün toplanmışlar, omuza omuza vermiler, tetris tanırısı huzuruna çıkmışlar. Bunların bir kısmı tetrisn tanırısına duvarda bulur dikilir ağlar, kimisi dört ana yönden birisini seçmiştir, sürekli o tarafta arar, kimisi adına şarkılar söyler.. Gün gelir zat-i sunguru duvarda arayanlarla, ararken yönünü sapıtanlar karşı karşıya gelir birbirlerine girerler. Diğerleri onlara acır, tetris tanrısı mı ? O sadece sırıtır ? T’lerini yollar, kübik şeytanlarını..

   O yüzdendir ki kendi çubuk meleğini beklerken, başkasının kübik şeytanına kıs kıs gülenlerde bi gün kaybediceklerdir. Sonsuz bi tetris henüz vuku bulmamıştır.

Çakıl Yolcuları

Yalnızlığın kalıpları tek prototip halinde basılmış sanki. Amma ve lakin kırılmalı, yalın azınlığın üretimi durdurulmalı belkide. Yalın gelmiş ve bu şekilde yoluna devam eden, bunu pervasızca derinlerde hisseden fakat dışa vuramayacak kadar da tutsağı olmuş olanlar, engelli koşularda birlikteliği hedef alıyorlar sanki. Belkide doğrusu budur. Hayat bu denli lakayıtken ve damarlarda akyuvarlarla egoizm taşınırken, ona ayak uyduramayanların çoktan seçmeli sınavların çoktan kaybedenleri olmaları, cezadan çok ders niteliği taşıyor sanırım.
   
   Durum bu denli vahimken, yalnızlıktan; yalın olmanın paranoyasına kapılmadan zevk almak ise bir nevi elindeki çakılları altına çevirme mahiyetinde. Elideki çakılların çokluğundan şikayet eden yalın topluluktan, çakılları altına çevirmeyi başarabilen irade simsalleri, hayatında çakıl görmemiş gümüş zenginlerini alt edecek, imrendirecek güce sahip olmazlar mı ?
   
   Fakat bir de ilerlediği yolu biriktirdikleri çakıl taşlarından düzenlerde var ki, hayat onlar için çakıl taşlı bir yoldan ibaret olmuş ne yazıkki. Nefslerine söz dinletemeyen bu güruhun anlamını bilmedikleri nefse hakim olması da bir nevi deve ve hendek hikayesinden süre gelmekte. Çünkü çakıl yolcularının nefisleri körelmiştir, anlamını bilmedikleri şeyin köreldiğini fark edemeseler de...  
  
   Çakıl üzerine serilmiş yolluktur bu yolcuların mutluluğu, ya da güler bir yüz " Gene bekleriz " diye seslenen. Muhtaç olmak bu olsa gerek, sevgiye, birlikteliğe, içten bir gülümsemeye... Yalnızlığa rağmen yalınlığa muhtaçlık. Sayfalarca cümleler kurarken noktalamalara olan muhtaçlık. En kötüsü ise bu muhtaçlıkların koleksiyonunu yapmak fakat bunları göstericek birini bulamamak olsa gerek. Bir nevi yokluk içinde sefalet. Evet, yokluk ve buna istinaden sefalet. Korkmak değil alışmak gereken bir sefalet...

Biten Gün Safsatası

          Egoların esrar misali beyinleri uyuşturduğu, sevildiğini hissetmenin veyahut sanmanın verdiği yüksek dozla nirvanaya ulaştığını düşünen zihniyetlerin kutladığı bi ondört şubat çarpık bacaklılar gününün sona ermesinden kelli haz duymanın, bu günü kutlayanlar kadar potansiyel saçmalıklar silsilesinin bi parçası olunmaya başladığının kanıtı olabilir mi acaba ? Günü kurtarma çabasındaki Robin Hood vari arkadaşların, kurtardıkları gün, yaşama kıyaslandığında; mayışıklıklarla bezeli pazar gününün öğlen vakti mahmur gözlerle uykudan kalkan herhangibi bir yaşam formunun aklıselim hayatının sadece bir günün, sadece bir saatinin, sadece bir saniyesinin onların kurtardıkları günden çok daha değerli ve dolu olduğunu öğrenmesi yeterince can sıkıcı olmalı. Bu tarz can sıkıcı yollara girmektense; bugünün dünden bi farkının olmadığını anlamak, senden önce yaşamış boş insanların, boşluklarını doldurmak için bulduğu yegane çareleri sana empoze etme çabalarına kucak açmamak, adımını atarken" Ben ne yapıyorum ? " diyebilmenin gerekliğini fark etmek gerekli sanırım. Hayır, tabi ki günün getirisini esnafa yıkmak, düz mantıkla işi çözmek, bütün suçu kapitalizmin kucağına oturtmak değil burda olay. Burda olay; boşluğun kültürünü benimsemek, evrimi tamamlamanın sevip sevilmekten geçtiğini düşünmek, aşk sevgi kispesi altında laylaylom günler geçirmek ve bunun aslında sadece iki uyku arasındaki gün olduğunu unutmaktan ziyade geliyor. Bilmiyolar ki kutladıkları bu günler parantez içi hayatların noktalamalarından başka bişey değiller. Fakat "hayat" kelimesinden çıkarılan anlam burda devreye giriyor. Parantezi kapatıcağın vakit geldiğinde, karman çorman noktalamalarla bezeli bir parantezi mi, yoksa okunması kolay, sende sonra gelicek döllerin de anlayabilceği sade, anlaşılır, gereksizliğe yer olmayan bir paranzeti mi kapatmak istersin. Hangisinden daha büyük haz duyarsın, bunu çözmek en akılcı yol olsa gerek. İnsan; yalnızılığını keşfetmeli, kendisinin bir yemek masası olduğunu unutmamalı. Yemek masası ihtişamna kapılıp etrafına üşüşen insanlarla var olur, fakat masa bilmez ki; o " insanlar " yemeklerini yiyip, kitaplarını okuyup, kahvelerini içip veyahut kağıtlarını oynayıp masadan kalktıklarında tekrar o masayı düşünmezler. Fakat masa öyle midir ? Masa insanları düşünür, heran birisi gelicekmiş yemek yicekmiş gibi bekler, dimdik bekler. İrade sahibidir masa. Bazen biri gelir yumuşak ellerini masanın üstündeki lekeleri çıkarmak için masaya sürter, masa bunu kendisine duyulan sevgi, şefkat, aradığı nefes olarak algılar ama bilmez ki bu temizlik sadece tekrardan kirletmek için yapılmış ön hazırlıktır. Gün gelicek masa insanların köhne hayatlarından tiksinicek, iradesine hakim olamıycak, işte hayat o zaman başlıycak. Ne zaman ki yalnızlığını öğrenir, saçma sapan
günlük hazlardan kaçınır, hayat o zaman dalganın sürüklediği pazar poşeti misali kendiliğinden gelir...

*Bu bir 14 Şubat yazısıdır.